Ana sayfa Kültür Akabe ve Dünya’nın Yeni Yedi Harikasından Biri: Petra

Akabe ve Dünya’nın Yeni Yedi Harikasından Biri: Petra

1721
0
PAYLAŞ

​Ürdün tarihine baktığım zaman bölgeye ilk yerleşen milletlerin isimlerini ilk defa okumuştum. Moab, Edom, Gilead gibi devletler bunlar. Ama sonralarda İsrailoğulları, Asurlular, Babiller ve Roma-Bizans İmparatorluklarının bölgede hakimiyet sürdüğünü görmekteyiz. Günümüzdeki Ürdün toprakları ise Hz. Ömer zamanında fethedilmiş. Emevi, Abbasi, Selçuklu ve nihayet Yavuz Sultan Selim Han zamanında Osmanlı’nın bir parçası olmuş. Takriben 400 sene Osmanlı topraklarından olan bu şehir Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngilizlerin mandası altına girmiş. 1946’da bağımsızlığını ilan eden Ürdün Arap-İsrail savaşları ile hayli yıpranmış.

İsrail demişken, Ürdünlüler Akabe’den görülen toprakları asla İsrail toprakları olarak kabul etmiyorlar. Konuşulduğu zaman “Filistin” diyerek bahsediyorlar. Zamanında Ürdün Emiri Filistin’i korumaktan her ne kadar devletini geri çekmişse de halk hâlâ Filistin’in yanında. 
2016 Şubatında Akabe’ye gitmek nasip oldu. (Vizesiz) 
Akabe, Kızıldeniz’e kıyısı olan bir liman şehri. Liman karşısında İsrail -Filistin- ve Mısır toprakları mevcut. 
 Şehirde ilgi çekici pek bir şey yoktu. Daha doğrusu benim ilgimi çeken… Şubat ayında gittiğimiz için havası da oldukça güzeldi. Şehir merkezinde dolaşırken nargile sevdalılarının ilgisini çekecek oldukça zengin dükkânlar gördük. Meşhurmuş epey.. 🙂 
Arap havasının hakim olduğu bu şehirde bir iki hediyelik dükkân, muzları oldukça güzel manavlar bir de Türkiye’den geldiğinizi duyunca “İstanbuuuul” diye gözlerini açan amcalar hatırlıyorum. 🙂 Ama bu amcalardan sanırım dünyanın her yerinde mevcut. 🙂 
Akabe Kalesi ise çok yıpranmış bir halde karşıladı bizi.  Aklımızda kalan ise; bizi gördüğü zaman “faddal, faddal” diye seslenen cellabili bir amca. 
Akabe’yi biraz tanıdıktan sonra maceraya atılma vakti gelmişti artık. 
Ürdün’de doğal güzelliğin en güzel, en doyumsuz simgelerinden birisi şüphesiz çöl vadileridir. Biz de bu vadilerden “Wadi Rum”a konaklamaya gittik. İlk defa çölde kalacaktım… Haşerattan korkmak bir yana kum fırtınası ihtimali ve gecenin soğuğunda donma korkusu çok tedirgin ediyordu. Ama kim bilir bir daha ne zaman gelirdik? 🙂 Birkaç saat süren yolculuktan sonra vadiye ulaştık. Evvela çölde ufak bir jeep turu yaptık. Şöförün eğlenceli halleri ve teyipten gelen o hareketli arap müzikleri eşliğinde kum tepelerinde gezinmek harikaydı. Ardından ufak bir deve ile gezinti derken akşam yemeği zamanı gelmişti. Vadinin ortasında güzel bir kamp alanı oluşturmuşlardı. Odalar, yemekhane, meydan… Her yer çadırdan oluşuyordu. 
Yemek yendikten sonra hazırlanan meydan gibi küçük bir sahnede hem turistler hem de mekandaki garsonlar güzel bir eğlendiler.
Halaylar, oyunlar, danslar derken arap eğlencesi nasıl oluyor az çok görmüş olduk. 🙂 
Gece boyu çöl rüzgarlarının korkulu rüyaları ile sabahı ettik. 🙂 Subhanallah… Ne güzel yerlerdi. Hem dağ hem kaya! İnanılmazdı…
Burayı daha fazla ballandırmadan Petra’ya geçmek istiyorum…
Petra M.Ö. 5. yüzyılda Nebatiler denilen Ürdünlü, Kenanlı ve Arabistanlı araplardan oluşan bir devlet tarafından kurulmuş. Arabistan, Suriye, Gazze, Şam, Basra gibi birçok önemli ticaret merkezini birbirine bağlayan bir konuma sahip. Petra’ya uzun bir kayalık geçitten geçerek varılıyor. 
Her bir adımda ilâhi kudretin gücünü ve şânını gördüğümüz bu kenti asla unutmayacağım.
Petra’yı gezerken ‘Taxi!’ diye önünüzü kesen çocuklara döndüğünüz zaman taksi diye bahsettikleri şeyin bir eşek ya da deve olduğunu görünce şaşırmayın. 🙂 Zira o güçsüz zannettiğimiz hayvanlar neredeyse 17-18 km lik kayalık bir şehri deli gibi gezdiriyorlar.
Ama binmek mi iyi binmemek mi bilemiyorum… Biz zikrettiğim mesafeyi yürüyerek dolaşmıştık. 
Yol boyunca çeşitli mezarlar, manastırlar, kalıntılar, sütunlar ve Romalılar döneminde yapılmış bir amfitiyatro sizleri karşılıyor. 
 
Daha fazla yazıyla sizleri sıkmak istemediğimden artık bu enfes şehri seyre bırakıyorum…
Birgün Petra’ya gider ve şehrin dibindeki (benzetme değil gerçekten son noktasındaki) o manastırın tepesinden Petra’ya bakarsanız bana haber edin. Bir şey diyeceğim… 🙂