Ana sayfa Edebiyat Carlos’u Kim Öldürdü? Bilen Varsa Söylesin, Çıldıracağım

Carlos’u Kim Öldürdü? Bilen Varsa Söylesin, Çıldıracağım

1288
0
PAYLAŞ

Her yeri zifiri bir karanlık sarmış, önünü görmesi zorlaşmıştı Carlos’un. Niyetinde daha erken varmak vardı evine ama gece mesaisine kalması gerekmiş, gereksiz arkadaş muhabbeti de gece mesaisinin uzamasına sebep olmuştu.

– Adrian da, Daniela da güzel iş arkadaşları fakat girdikleri siyasi muhabbetler pek de iç açıcı olmuyor ve her birinin sonu Ekim Devrimi’nin hatalı bir şekilde gerçekleştiği için bugün sosyalizm dünyanın her noktasına yayılmamış bununla birlikte ötelenmiş bir ideoloji olarak insanların aklına yerleştiğine varıyor. Kaldı ki ben ne Lenin’i severim ne de sosyalizme inanırım. Adrian için sıkıntı “inanma” kelimesi, sosyalizm bir inanç değil, siyasi bir ideolojidir. Bu sebepten ne kadar severse sevsin, Daniela onu sevmeyecek. Beni ilgilendirmez ama Adrian’ın yerinde de olmak istemem.

“Ne kadar da ortaçağ kokuyor bu peynirler” diyerek sonlandırdı aklından geçenleri Carlos. Eve vardığında gece yarısını buluyordu vakit, içinden Juliana uyumuştur diye geçirdi. Dolaptan 3 gün önce ziyarete gittiği köyünden aldığı peyniri çıkardı. İstediği şarabı bulamadığı için biraz sinirlense de yine tadı hoşuna giden şaraplardan birinden bir kadeh alıp masasına koydu. Babasından öğrendiği hikayelerden anımsıyordu Carlos.

– Peynir, şarap ve müzik, hüzünlü bir ortam gibidir bayan. Peki siz hiç Sierra’da bulundunuz mu? Akşamları serin oluyor. Peynir ve şarap varsa bayan, emin olun orada çalan müzik dev bir hüzün içerir. Arjantin’de de bizim dilimiz konuşulur peki aynı duygularda yaşanır mı sizce? Dil duyguların tercüme halidir diyor Profesör Juan Pablo Bolivar. Kendisi saygın bir bilim insanıdır, kapı komşumuzdur aynı zamanda.

İçeri Carlos’un kendisinden iki yaş büyük eşi girdi, Juliana. Düz siyah saçları, açık alnı, hafif içine çökmüş gözleriyle kısa kirpikleri, ince ve dik burnu, birbiriyle orantılı ince dudakları ve dik çenesi… Geniş omuzları, ince beli ve vücudunu tamamen sarmış siyah geceliği… Juliana için Carlos bir pişmanlık olmalıydı lakin hiç de öyle değildi. Carlos için ise Juliana, Tanrı’nın kutsanmış armağanıydı ve her ikisi de bunu çok iyi biliyordu. Bitmesine az kalmış şarabı bardaktan alıp kafasına dikti ve peynirden de ufak bir parça alıp kopardı.

– Ne düşünüyorsun Carlos?

– Eskilerden kalma hikayeler, belki sende duymuşsundur.

– Ne kadar eski, çocukluğumuz mu yoksa hastalık zamanları mı? Ne kadar eski, Cortes adisine dayanıyor mu? Öyleyse mumlar da getirip dua edelim.

– O kadar eskilere dayanmıyor, Büyük Carlos’dan anımsadığım hikayeler.

Halbuki Juliana ne kadar çok isterdi bu hikâyelerin Cortes’e dayanmasını. Bir kadeh şarap daha içilebilir, masanın üstündeki peynir bitebilir, mumlar eşliğinde ağıtlar yakarlardı eskilerden kalma. Belki birbirlerine sarılıp ağlardı bütün gece, sabahın ilk ışıklarında uyurlar, akşama doğru kalkıp kendilerine güzel yemekler yaparlardı.

– Dün gece seni rüyamda gördüm, ölüyordun Carlos.

– Nasıl ölüyordum?

– Kapının eşiğinde kanlar içinde kalmışsın, mutfaktayım. İçeri doğru akan kanla kapının önüne koşuyorum ve seni görüyorum. Midenden yaralanmışsın, kurşun yarası. Ölmüşsün.

Carlos biraz rahatsız oldu. Çünkü hayatında farklı gelişmeler yaşanmıyordu, oldukça olağan bir diziden ibaretti hayatı. O sebepten öleceği anı bir türlü hissedemiyordu. Yanlış dahi olsa ölüme dair hislenmesi gerekirdi bugüne kadar ama hiç yaşayamamıştı. Onu rahatsız edende bu rahatsızlığı anımsaması oldu.

– Daha sonra apartmanın içinde koşuşturmaya başlıyorum, kim vurdu Carlos’u diye? Kim öldürdü Carlos’u? Biliyor musun, sabahtan beri bunu düşünüyordum. Yani kim vurmuş olabilir diye, dolaptaki şarapların yarısını bitirdim, ara sıra ağladım, annemi aradım ama düşüncemi bir türlü yenemedim. Çıldıracaktım Carlos, çıldıracaktım. Anlıyor musun?

Bütün bu olup bitenleri anlatırken Juliana sırtını duvara yaslamış, elinde boş bardağı hafif sallıyor, çok da sakin anlatıyordu.

– Beyaz duvarın üstüne yapılmış özel bir el işlemesi gibisin, her şeyiyle kusursuz bir eşya, imge, imaj, niyet, parça, bütün… Ah bir türlü bulamıyorum ne desem, Bolivar’a sorsam iyi olur, diyerek içinden geçirdi Carlos.

Juliana, gözlerini zaman zaman Carlos’a uzatıyor ama koltuğa aşırı yaslanıp peyniri küçük parçalara bölüp yemesi aciz bir hale büründürdüğü içinde pek fazla da bakamıyor, gözüyle kendi bedenini süzüyor, boş bardağın dibini görmeye çalışıyordu.

– Yaklaşık iki saat önce uykuya daldım ve aynı rüyayı yeniden gördüm Carlos ama bu sefer daha öncesinden. Mutfaktaydım ama akan kan yoktu. Hemen kapıya koştum ve açtım. Karşımdaydın, gülüyordun masumca. Belli ki ölecektin, işte o anda sana bıçağı sapladım. Tam da midene, üzülerek baktın, zor oldu ama ikinci kez bıçakladım seni. Yere yığıldın, kanın mutfağa kadar aktı yine. Gelen giden de olmadı açıkçası, en azından sende bende çok iyi biliyorduk kimin seni öldürdüğünü.

Juliana için cenazeler üçe ayrılırdı.  Bir yaşlıların cenazesi, çürümüş bir elmayı çöpe atmak için yapılan gereksiz bir seremoni. Bir diğeri ise gençlerin ve çocukların cenazesi, erkenden çürümüş bir elmanın hüzün ve sinirle fırlatılması. Üçüncüsü ise öldürülen kimsenin cenazesi, yarım kalan bir hikaye, halbuki daha vardı çürümesine. Hüzünlü bir melodi mırıldandı Juliana ve isteksizce Carlos’un gözlerine baktı.

– İkimizde rüyamızdaki kadar şanslı olmayacağız, gel uyuyalım. Zamanı gelince çürüyüp gideceğiz, peynire sabah devam edersin.

İnce vücudunu saran siyah elbisesi adeta bir koku salıyordu, okul gezilerinde gidilen kırların, Sierra’nın kokusu gibiydi. Akşamları serin, kırlarında ölü bir yeşil yahut sarı sıcak, gözleri hafif içine çökmüş, ince ve dik burnu…

Resim: Laszlo Mednyanszky