Ana sayfa Edebiyat Anlam Vermenin Gerek Olmadığı Ölümler De Vardır

Anlam Vermenin Gerek Olmadığı Ölümler De Vardır

1313
0
PAYLAŞ

Üstü başı ıslak bir şekilde odaya girdi birileri, aydınlık değildi ki hiçbir yer, görülebilsin girenler. Lakin bugün bu odaya üstü başı ıslak giren ilk kişiler değillerdi. Belli ki bir işler yapılıyordu ve iki gece önceden devam eden yağmur vardı. İkindi vaktinden güneşin tamamen batmasına kadar yoğun bi yağmur oluyordu. Gece ise yağmurun ne kadar fazla yağdığına dair kimsenin bir fikri yoktu.

Çünkü karanlık emer yağmuru,
Artık çiseleyen ne damlalardır, ne de gecenin karanlığı
Yalnız geriye dünden kalan pişmanlıklar düşer,
Pişman bi yürek kıvranıyorsa
Ne suçu vardır aldatılanın,
Bize günlerin aydınlık olacağı söylenmişti,
Yalancıların çağında rahme düşmüş olmam
Sana olan sevdamın yalan olduğuna kanıt değil, isyandır
Ah karanlıkta isyan, aydınlatabilse ne güzel olurdu yavrularım…

Gün boyu yağan yağmur ve son birkaç saattir burnunun direğinden düşmeyen kan kokusu rahatsız etmiş olacak ki içini çekerek odaya girdi Cevat, elindeki eski ama kullanışlı silahını kısa ayaklı masasının üzerine bıraktı. Arkasını dönüp odanın etrafından dolaşan ve ihtiyaç duydukça odanın içini işgal edip kan kokusunun odaya hapsolmasını sağlayacak yığına baktı. Tamamen önüne dönmeden yüksek bir sesle bağırdı;

– Herkes çıksın, dağılın.

Cevat’ın bu bağırması odanın etrafındakiler de farklı farklı korkulara sebep oldu. Birisi geçmişte de böyle bağırdığını hatırladı ve irkti. Başka birisi evdeki çocuklarını düşündü ve çocuklarının ölümünü. Genç oğlan kız arkadaşını düşündü kaldı ki her söz genç kızı oğlanın kalbine düşürebilirdi. Zaman zaman silah sesi buna sebep olurdu zaman zaman ise arabanın tekleyen freni. Çalan her kapı zili hayal etmesine vesile olur, onu uykudan uyandıran her ses, kıza veda vaktinin geldiğini çınlardı kulağına sessizce.

Aşık birisi yalnızca dinlerse,
Duyabilir hakikatin sesini

Yalnız kaldıktan sonra koltukta arkasına doğru yaslandı Cevat ve bugün işlediği günahlara neyin kefaret olabileceğini düşündü? Bugün direkt olarak bir günah da işlediği meçhul idi oysa ki. Attığı hiçbir kurşun isabet etmemiş de olabilir, hayatında ilk sefer böyle bir şey ile karşılaşmış olmayacaktı çünkü. Lakin emri veren de bizzat kendisiydi ki günaha girmenin basit bir yoluydu emretmek. Eğer bir adam gözlerinin içine çaresizlik ile bakıyorsa ve beni vurma diyorsa, pişmanlık duygusuna inanan bir insan vurmaması lazımdır o adamı. Lakin aynı adama sen değil de yanındaki silahı uzatıyorsa ve senin elindeki silahta o adamın alnına doğru nişan almışsa hem senin için “Vur” demek kolaydır hem de onun için “Vurmak”.

Ölüm,
Katilin iki dilinin arasında,
Maktulun iki yaşantısının

Yavaş yavaş soyunmaya başladı, ceketi halen kan kokan bir kurban pazarının baş kasabından ödünç alınmış derece de rahatsız ediciydi. Gömleğinde uzun bir süredir kan lekesi görmüyordu, rengi değişmeyen birkaç şey vardı bu hayatta. Uzun zamandır ava çıkmadığı için silah sesine de pek bir uzak kalmıştı. Halbuki eskiden hep duyardı bu sesleri, yaşlandıkça kulağının daha az duymasına verecek kadar da ahmak değildi. Ceketini, gömleğini ve pantolonunu buruşturup bir kenara koydu. Altındaki donla odasına doğru ilerledi ve yeni bir takım çıkardı kendine. Yıkanmanın pek de gerekli olmadığını düşünüp ıslattığı mendil ile vücuduna bulaşmış kan lekelerini teker teker silmeye başladı. Kanlı mendili de buruşmuş kıyafetlerinin üstüne fırlattı. Abdestini aldıktan sonra yeni takımını giyindi ama ceketi giymeye tenezzül etmeyecek kadar hava basıktı. Yağan yağmur ve burnunun direğinden düşmeyen kan kokusu her şeyi kasvetli hale getirecek kadar yoğun yaşanıyordu. Uzun zamandır bu kadar yoğun duygular yaşadığını da hatırlamıyordu. İlk önce iki rekat şükür namazını daha sonra da iki rekat tevbe namazını kıldı. Oruç tutmak, hacca gitmek ve zekat vermek dışında yaptığı tek ibadetti bu iki namaz. Zaman zaman Kur’an okumaya başlasa hayatında işlerin yolunda gideceğine inanırdı ama Kur’an okusa pişman olacağını bilirdi Cevat. Gözlerinin dolmasını isterdi her namaz sonu ama serinlik çökerdi.

Ben serinliği iki yerde tattım anne,
Bir buğday tarlasında kovalarken yıldızları,
Bir de senin kucağında uyurken…
Ben iki yerde vuruldum anne,
Bir güneş doğmazmış tarlalardan,
Bir de ölümsüzlük yokmuş, sana dahi…

İki rekat namazın ardından içeriye Selim girdi, Cevat’ın sağ kolu olarak bilinirdi. Cevat’tan daha uzun ve yapılıydı, gözleri daha keskin bakar, elinin ağırlığına taş dayanmazdı. Lakin sadakati fazla severdi ki Cevat’ın yanında bu yüzden vardı. Sadakat kelimesinin kendisinde bulunmadığını iyi bilirdi Cevat, bütün mesele Hz.Musa’ya dayanırdı. Bunu ne Selim bildi ne de diğer sadıklar ama mesele çok eskide yatan bir noktadaydı. Selim’e her baktığında başka şeyleri bilip daha kötü olmaktan korkardı. Selim içeriye girdikten sonra bir süre odada gezindi ve duasının bitmesini bekledi. Cevat hareketlenip ayağa kalktıktan sonra konuşmaya başladı.

– Abi herkesi temizledik, mekanda temizlendi. Zaten sıkıntı çıkartacak kimse yok. Karşı taraftan da neredeyse kimse kalmadı. Kardeşlerden ikisi falan var ama zaten avukatlık yapan tipler. Susup bir tarafa geçerler. Abim, gereksizdi yani. Olmasaydı ya olurdu açıkçası ama bu haltı bir kez yemiş olduk. Dikkat edeceğiz bundan sonra. Piyasa da kimse laf etmez ama devamı gelirse herkes der ki “ne oluyor”. Bilmek lazım bundan sonra ne yapacağımızı, değil mi?

– Kaç kişi gitti bizden?

– Abi, orada iken üç kişiyi zaten kaybetmiştik. Yaralı olanlardan kimse kritik değil. Üçü de yakın zamanda katılmışlardı, yazık oldu. Hiç çatışma görmediler, demek beklemiyorlardı onlar da bizim gibi.

-Onlardan herkes mi gitti?

– Öyle oldu, mekanda olan herkes gitti. En son bir tanesi ağır yaralıydı ama yolda o da hayatını kaybetmiş. Gençmiş çoğu, bizimkiler de genç ama yaşı var yine çoğunun. Onlara da yazık oldu, bize de.

– Pişman mısın?

– Abim bilirsin beni, pişman olurum. Yazık olmuştur derim.

Cevat için pişman olmak ne kadar uzak bir duyguydu halbuki, bütün duygularını yitirmiş olsaydı bile pişmanlığa başvurmazdı yeniden yaşamak için. Selim’e döndü ve:

– Ben neden pişman olmam, bilir misin?

– Patron yumuşak olmaz, ondan mıdır abi? Bilemem ki bende şimdi.

-Ben korkarım Selim, korkarım. Korumadan kendimi, öyle savaşırım. Karım ve çocuklarım vardır evde, bana sadakat yemini etmiş adamlarım vardır. Ben korkarım. Kan lekesi varsa gömleğimde derime kadar yapışır, kokusu hala buradadır. İklimler değişse dahi alırım o kanın kokusunu. Evden çıkmadan önce benim bir ailem vardır, Selim. Ben korkarım yavrum, korkarım.

Çarpışan göğüslere sormak lazımmış tan vaktini,
Anca sinermiş yürekler o vakitlerde
Kuzgunları avlamak için dağa çıkmış bin avcı,
Hepsinde bir silah,
Siperler art arta dizilmiş ve düşman karşıdan hücum ediyor
Varsa tekbir getiren, tütsülüyor başkaları
Gencecik cesetler düşüveriyor düşlerime,
Kucağım kan ve mermi dolusu
Karşı ki köy şimdi başlar ağıta
Kimdir bizi çöreklendiren bu taş siperlere
Emri vereni vurmalı o vakit
Çünkü yazılan her hikaye bir diğerine alıntı besler imiş…

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here