Ana sayfa Edebiyat Vicdan, Ağzımda Büyüyen Bir Lokma Gibi Yaşatmıyor Beni

Vicdan, Ağzımda Büyüyen Bir Lokma Gibi Yaşatmıyor Beni

1337
0
PAYLAŞ

“Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor.”
Hasan Ali TOPTAŞ

Bugün, “Her yüz bir öykü yazar,” diye haykırmak istedim insanların suratlarına. Herkesin karşısına geçip benim hayatımda bir öykün var demek istedim.
Herkes kendi öyküsünü yazar denilir ya hep. Her geçen gün boğulduğumuz klişe sözlerden biridir ya. Hani herkes herkese, sanki gerçekten bir öykü yazmayı başarabilecek hayatları varmış gibi inandırmaya çalışıp yalan söylerdi ya. İşte tam olarak öyleydi benim bu cümledeki boğuluşum. Ki insan kendi öyküsünü yazmaya kalktığında, en az söz sahibi olduğunu fark edemedi.
Aslında insan başkasının öyküsünün gölgesinde yazardı her şeyini. Herkesin “Bu benim hikâyem” dediği o, vücuda devrilmiş sene yığıntıları aslında hep başka insanların öykülerinden oluşurdu, başka insanların suretlerinden ve başka insanların cümlelerinden. Sanki kendi hayatımızda bir şey söylemeye hakkımız yokmuşçasına vicdanımız için yaşar dururduk. Ve vicdanımız en yakınlarımızın kalbine prangalandığından, bir başka yere gitmiş olamazdık. Ancak bir başkasının hayatına bulana bulana bir diğerine geçer, en uzakları yakınımız ederdik. Bu yüzden bir dediğimiz diğerine uymazdı.
Öyle kalakalırdık bazen.
Öyle kalakalırdık ki yanımızdan geçen kimse dokunmaya kıyamazdı bize.
İşte böyle başlardı bir şehri yıkışlarımız. Bir şehir dediğime bakma, mevzu bahis vicdan olunca bütün mekânlar bir olurdu bizde. Önce Drina yıkılırdı içimizde sonra Vardar.. Makedonya Ovası’ndaki kızların dalgınlığı sustururdu geceyi.
Sonra ortada kalmışlığımızla atardık kendimizi sokaklara, bir başkasının hayatımıza dokunup bıraktığı günahları temizlemek için en pis ve karanlık sokaklardan geçerdik. “Bu günah benim değil,” diye tüm şehrin itirazlarıyla dolu boyalı duvarlara haykırırdık.
Bir kürek mahkûmu gibi anıların içinde dolaşarak en asi yanımızı bu bedenden sıyırmaya çalışa çalışa, suçlu arardık sokaklarda.
Bu aldatır, bu ruhu kirletir, bu adam öldürür diyerek yorgun gözlerimizle insan ayıklardık. Böylece günahlarımızı bir yabancıya satmanın tedirginliğiyle dönerdik eve.

Gecenin gündüze sarkan zamanlarında anlardık vicdanın bizi yaşatmadığını. Adımızın geçtiği tüm hikâyelerin vicdanlarında kavrulur, tek bir vicdanın sığmadığı hayatımızda binlerce vicdan içinde kaybolurduk. Kalabalık bir sofranın ortasında “Vicdan, ağzımda büyüyen bir lokma gibi yaşatmıyor beni.” Demek için ölürdük her gün. Ve yalnızca bir gün yaşayabilmek adına bir ihtiyarın hasta yatağı olabilirdik. Çünkü yaşamak ve ölmek arasında kalmış bir vicdan yığıntısı ancak bu yatakta nefes alabilirdi.

Fotoğraf: The Fork, André Kertész, 1928

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here