Ana sayfa Genel Her Geleni Birine Haber Et

Her Geleni Birine Haber Et

1000
0
PAYLAŞ

Bahar gelmiş ve o küçük çocuk dağlarda yaşamaya başlamış ailesiyle. Hanımeli kokan, çiçekleri rengarenk, güneşin batsa bile ısıttığı, ayın hiç bir zaman kaybolmadığı, fırtına seslerinin şarkıya dönüştüğü o dağlara…

Her gün dua edermiş bitmemesi için baharın, geceleri gözünü kapatmadan önce bir kez daha dışarı bakar hatta bazen dayanamayıp çıktığı olurmuş. Bahar bitince peşine yaz gelmiş…

Artık o küçük çocuk evinin çatısına çıkıp bütün gün yıldızları daha rahatça izleyebiliyormuş.

Artık hava daha fazla ışıklıymış ama karanlıkta da artık her şey daha çıplakmış. Bahardan daha fazlası olmuş o küçük çocuğun…

Artık yazın bitmemesi için dua ediyormuş. Meğerse bahar yaza bir hazırlıkmış…

Derelerde yüzmek de çok güzelmiş, kestane avı oynamak da, ağaçlara çıkmak da çok güzelmiş, atlamak isterken düşmek de, ellerin çimenden yeşil olması da güzelmiş, kuzuları severken yün dolması da, geceleri yanakların üstüne konan sinek de çok güzelmiş, tezeklerin üstünde birikenleri de.

Kim bilir belki hepsi aynı sineklermiş…

Sonra bir gün yağmur yağmış. Bu kadar güzel olamazmış dağlar. Her gün yağmur yağabilirmiş o küçük çocuk için. Daha sonra sert rüzgar çıkmaya başlamış. Artık ıslanan kıyafetleri üstüne yapışabiliyormuş. Hatta rüzgara doğru koşup onu yenmeye çalıştığı bile oluyormuş. En güzeli de derenin soğuk suyunda yüzerken yağmura yakalanmakmış. Ne de olsa küçük çocuk aşıkmış…

Bir gün yine sabah kalkmış, aslında gökyüzü dün bıraktığı gibiymiş ama kapıların hepsi de kitliymiş. Neden diye sormuş, çok fazla rüzgar olacakmış artık.

Artık evde kalması gerekiyormuş. Çok sinirlenmiş küçük çocuk.  Kilitleri kırıp dışarı çıkmış ama dayanamamış.

Artık koşamıyormuş, yüzemiyor da…

Çatıya da çıkamazmış, tepelerden de yuvarlanamaz…

Pencerenin önünde bakmak zorundaymış dışarı. Artık sabahları uyanmak istemiyor, akşamları da erkenden yatıyormuş. Pencereden bile bakmak istemiyormuş.

Mutsuz olmaktan korkarmış insanlar, küçük çocuk mutsuz olmaktan kaçmanın mümkün olmadığı bir evdeymiş…

Acaba dağlardan daha aşağı inse baharı, yazı yeniden yakalayabilir miymiş?

Ve yine bir gün mutsuzca otururken bir sıcaklık gelmiş. Pencerenin yakınındaki taştan çevreli büyük deliklerden ateşler çıkmaya başlamış. Koşarak gitmiş ateşin yanına, ne kadar da sıcakmış…

Pencerenin yakınına gelince çok güzel bir şarkı duymuş ve şarkıyı aramaya koyulmuş küçük çocuk. En son kendini pencerenin önünde bulmuş. Şarkı camın arkasındaki rüzgarın şarkısı imiş. Rüzgar şarkı söylemeye devam ediyormuş hem bu sefer yağmurun sesi de varmış. Dışarıda olsam ne kadar güzel olurdu diye içinde geçirmiş çocuk…

Derin bir offff çekmiş…

Sonra pencere gri olmuş, görememiş bahçesini, eliyle temizlemiş. Sonra bir bakmış ki pencere aslında bir resim kitabı olabilirmiş.

Tekrar bir off çekmiş…

Yazın bahçesinde açan çiçekleri çizmiş, kuzularını çizmiş, yağmur suyuyla dolan taslar çizmiş, o tastan su içen köpekleri, köpeklerin kovaladığı kedileri, kedilerden kaçan fareleri, fareler ile karşı karşıya gelen yılanları…

Artık daha fazla kestane avı yapılmalıydı çünkü ateşte kestane çok başkaydı. Rüzgarın sesiyle ev kendi baharını yaşıyordu ama yine de dışarıya çıkarsa daha mutlu olacaktı küçük çocuk….

Her zamanki gibi bir gün uyanıp ateşin yanına koşarak indi ama kapının önüne çağrıldı. Bunu kaçırmamalıydı. Gri pencereler bile temizlenmemişti. Hep birlikte kapıyı açtılar ve içeri pamuklar doldu. Koşarak dışarı çıktı…

Her yer bembeyaz…

Her yer kendisi gibi masumdu…

Her yeri kuzular almış…

Her çiçek papatya olmuştu…

Artık tek başına yuvarlanmıyor, küçücük kartopları ona eşlik ediyordu. Hayattaki en acayip şey ise kartopları yolun sonunda büyümüş oluyordu ama küçük çocuk aynı kalıyordu, en çok da buna seviniyordu. Artık çatısına çıkıp oradan aşağıya atlayabiliyor, akşamları da ateş ve rüzgar şarkı söylüyor, siyah ve beyaz resim çiziyor, kestaneler ile şişiyordu. Her yer mis kokuyor,  kalın kazaklar altında kayboluyordu küçük çocuk…

İçine giren buz taneleri titretiyor, ateş onları eritiyordu…

Dereden su içenler artık karı ezip yiyorlardı, bembeyaz atlar kayboluyor, siyah atlar renkleriyle bağırıyorlar…

Artık hep böyle kalabilirdi dünya…

Ama yine eve yine bir gün karlar eridi. Dışarı çıktı ve ağlamayı düşündü ama ağlayamazdı, üzülmeyi aklından geçerdi ama gerek yoktu. Çünkü yeniden bahar gelmişti. Etrafta yine hanımeli kokusu ve bahar geldiyse yaz gelecekti…

Gökyüzünü saran yıldızlar, sonra yine bir bahar ama evin baharı…

Kestaneler ve rüzgarın şarkısı…

Ve yine kış…

Evinin önünde her sabah bahçede kendi bıraktığı izler ve donan ellere eşlik eden masumiyet…

Ve yine bahar kuzuların birbirini kovaladığı…