Ana sayfa Fotoğraflar Beni Topraktan Yarattığın İçin Sana Müteşekkirim Rabbim

Beni Topraktan Yarattığın İçin Sana Müteşekkirim Rabbim

1237
0
PAYLAŞ

Bu yazıyı okumaya başlamadan evvel, eğer kalabalık bir ortamda iseniz kendinize sakin bir köşe bulmalısınız. Bu imkânınız yoksa kendinizi oradan soyutlamanız gerekecek. Çünkü bu bir metropol yazısı olmayacaktır. Hislerinizi şehre ve kuru kalabalığa kaptırmanızı istemiyorum. Şimdi Neşet Ertaş’tan ‘Yolcu’ adlı eseri kısık bir sesle açıp yazıyı okumaya başlayabiliriz.

Son zamanlarda üzerinde durmadan düşündüğüm bir konu var: Toprağı özlemek. Geçtiğimiz ay memleketimdeydim. Köye indiğimde vakit geceydi. Cırcır böcekleri, yarasalar, uzaklarda yanıp sönen rüzgar değirmenlerinin ışıkları, söğüt ve kavak ağaçlarının sallanan yapraklarının hışırtısı ve galaksiler, gezegenler, yıldızlarla bana kucak açmış uçsuz bucaksız berrak bir gökyüzü. Küçüklüğümden beri köye gitmek beni hep çok heyecanlandırmıştır. Yaşadığımız yerden memlekete giden otobüs günde tek seferdi o da gece saatlerindeydi. Gece yarısından önce biner sabahın erken saatlerinde Develi’ye inmiş olurduk. Yol boyu heyecandan uyuyamaz, karanlıkta bir yerleri görüp köyümüze benzetmeye çalışırdım. Nihayetinde inmeye yakın anneciğimin kucağında uyuyakalır, gözlerimi açtığımda ise tanıdık bir yerde olmanın gün ışığındaki sevincini yaşardım.

Develi’den köylere giden servisler sabah 07.00’den önce olmaz ve biz yaklaşık bir buçuk saat kadar terminal denilemeyecek o küçük otobüs istasyonun bekleme salonunda beklerdik. O esnada köye götürmek için hemen dolmuşların yanı başındaki manavdan biraz üzüm, karpuz; ilerideki fırından ise taze ve sıcacık ekmeklerden alırdık. Güçsüz ve zayıf bileklerim heyecandan yorgunluğunu fark etmeden o poşetleri nasıl da taşırdı…

Bu hadiselerin üzerinden yaklaşık yirmi sene geçti. Birçok da eksilen insanla beraber. Mesela annem. Daha ne eksilsin ki? Yarım sene sonra annem öleli iki yıl olacak ve ben onu en son yine aynı heyecanla buluştuğumuz köyümüzde görmüştüm. Bir daha gidemem diye düşünüyordum. Hele o eski heyecan ve sevecenliğiyle asla! Ama gittim. Hem de kaç defa. Gidiş yolunu, kavuşma heyecanını, dede evinin merdivenlerini ikişer üçer çıkmanın hayali ile en çok da o toprakların özlemi ile kaç defa gittim.

Bu fasıl istemeden uzadı. Affedin. Bunları yazmayı hayal etmemiştim aslında. Sade bir köy güzellemesi yapıp birkaç buğday, başak fotoğrafı ile tamama erdirecektim. Şarkı listem de uzadı. Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm diyor rahmetli Ertaş.

Dün haberlerde, artık çocukların günde bir saate tekabül edecek zamanı sokaklarda geçirdiğini duydum. Topraktan muzdarip beton sokaklarda… Toprağın ne olduğunu, nasıl olduğunu, Allah’ın onu nelere vesile kıldığını bilmeden büyüyen nesiller de toprağı özleyecekler mi acaba? Bırakın özlemeyi toprağa alerjisi var insanların. Ben kapı önüne ilk çıktığımda gözlerimin değişen rengi annemi korkutmuş da beni apar topar doktora götürmüş. Halime gülen doktor, anneme; ‘Sen bu çocuğu hiç dışarı çıkarmıyor musun, bırak bahçeye toprakla tanışsın.’ demiş. Var ol be doktor amca.  Topraktan yaptığım ve yapraklarla süslediğim o pastadan sana da ikram edebilseydim keşke.

Şimdilerde tüm güzellemeler yavan kalıyor. Dönüp dolaşıp büyük şehirlerin içerisinde kaybediyoruz yine kendimizi. Metro istasyonlarının kalabalıklarında yılmış yüzler olarak birbirimize bakıyoruz birbirimizden habersiz. Sokaklarda yürürken kıyafetimize değen az bir toprak parçasını büyük bir güçle çırpıyoruz. Topraktan kaçıyoruz. Kendimizden. İlkimizden. Sonumuzdan. Oysa: “Sizi o (toprak)tan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve sizi (mahşerde) bir kez daha ondan çı­karacağız!” (Tâhâ, 55) buyuruyor Allah’ımız. Hem de kaç defa. Âl-i İmran, Hicr, Saffat, Secde, Rahmân Surelerinde… Üzerimizden çırpıp kurtulmaya çalıştığımız şeyin aslında özlediğimiz şey olduğunu anlamak…Sevmek, çok sevmek ve özlemek, özlemek, özlemek…

Beni topraktan yarattığın için Sana müteşekkirim Rabbim. Sen her şeyi en iyi bilensin.